ne zaman?
nerede?




Yüzük Sembolizminden; Efkârı Umumiye Çeşitlemelerine

Sevgili dostum ve ağabeyim Hüseyin Bayçöl‘ün, Lamure Dergisinin “Yüzük” konulu dergisi için yazdığı bir yazı:

Yüzük Sembolizminden; Efkârı Umumiye Çeşitlemelerine

Hüseyin BAYÇÖL

Giriş babından denilir ki hayatın künhüne düşülmüş yalancı bir kayıttır, aslında tüm işaretler. İlandır, ispattır, iddiadır, ricadır, bir çeşit emirdir. Ama sorarlar adamın gözlerine; bakarlar taze nişanlı tüm gönüllerin başlarından esen kavak yellerine. Sorarlar ki işaretler kayıt düşer madem, ve yüzük de bir çeşit işaretse madem… O halde, kim kimi kuşatır. İşaret mi temsil ettiğini, yoksa temsil edilen mi işaretini. Yani ki parmak candır; yüzük ise cana düşülmüş bir nişandır. Şimdi sorarlar işte: Yüzük mü parmağı sarmaktadır; yoksa parmak mı yüzükten geçmektedir. Ve daha önemlisini sorarlar: Yüzük parçaların tamamladığı biri mi yoksa yarımların da yok olduğu sıfırı mı temsil eylemektedir? Ve dahi yüzüğe dair tavrı olan erkekle kadından bir kimdir, sıfır kim?

Sorular sorulur ama cevap sadedinden de en çok işaretler ve semboller konuşur hani ya. O halde her sembolün bir arketipi, bir kastettiği olmalı. Her sembol kendisince bir mite yaslanmalı. O yüzden, nice kalemkarın çent defa yazdığı üzere denilir… Evet, denilir ki çok zaman öncesi, göklerin ve yerlerin birbirini aradığı piramitler diyarında bir firavun vardı. Yüreğinde ceylanlar yaralanan o firavun, la-mekan gözleri semalar okşayan bir melihaya süzgündü. Nun kaşları hükümdarlar budayan bir zarafetin kılıcına baygındı. Aşık idi, meftun idi, bi-huş idi. Gün geldi, o nergis edalı ikrar kıldı ve firavunu kendine eş, kendine namzet belledi. Firavun, bu yüceliği ilkin en ulu piramidin sır odasına giden yolun başına uhreviliği temsil eden kürevi bir işaret, kürevi bir çelenk koyarak kayıt altına almak istedi. Sonra hekimbaşından bir malumat duydu. Duydu ki daha o zamanlarda adı “adsız parmak” olan lakin şimdilerin yüzük parmağı dediği o bigane uzuvda, kalbe direk giden bir damar varmış. Ve öğrendi ki kalbe direk giden tek damar da bu damarmış. Düşündü ki; o halde parmak candır ve can cananla vardır. O yüzden işaret küçülmeli ve kalbe giden tek damar kayıt altına alınmalıdır. Ve o gün üzerinde defne yapraklarının ve sürekli kuyruğunu yutarak beslenen bir yılanın resmedildiği bir yüzük, ilk kez aşık gönüllerden ikisinin varlığını teyit eyledi.

Efsane yaşandı veya yazıldı; lakin ardından gelen kalemkarlar da düşünmeden edemediler: Kalemkarlar düşündüler ki, defne ağaçları aşıklar arasındaki yaşamı temsil eder; kuyruğunu ısırarak beslenen yılan ise aşıklık halinde tarifi meçhul olan zamanı telmih eder. Ama kalemkârlar gene kaygılanmadan, gene sormadan, gene düşünmeden edemediler: Sahiden yüzük mü parmağı sarar; yoksa parmak mı yüzükten geçer. İçten gelen aşk mı yüzüğü var eder; yoksa yüzük mü canı dışa karşı hem koruyarak hem de besleyerek inşa eder. Lakin daha önemlisi neden asırlar öncesinden asırlar sonrasına insanlık yüzüğü hep kürevî, hep dairevi kalıplara döker?

Cevabı asla tam verilemedi, tarih boyunca tüm sorulanların. O yüzden cevapsız bir sorunun ürpertisiyle bu sefer de parmaklarına yüzük takılan taze nişanlıların cümle varlıkları ürperdi. Var olan ve dahi dişil erdemlerini yitirmeyen tüm kızlar ve ille de o kızların esmer bakışlı anaları sadece ağlamakla iktifa ettiler, yüzüklerin takıldığı bu cevapsız sorular anında. Cevap verilemedi ve sorular da semboller de birer efsaneye döndü. Döndü de sembollerin kerametlerine inanıldı; sihirlerine tapıldı. Kimileri yüzüğü bir iktidar rumuzu zannetti; kimisi onun esrarından korktu da istenmeyen yüzükleri hep sahibine iade etti. Kimileri istenmeyip geri gelen yüzükleri lanet kabul edip gidip ille de bir lağım çukuruna attı. Ama yüzük hem efendilikle köleliğe hem de kıymetlilikle lanetliliğe açık bilindiğinden asırlar ve çağlar boyu yüzüğün kimde olduğu hep merak edildi. Merak edildi de gökçe kızlar, hayallerini yüzüklerinin kimlerin canını halkalayacaklarıyla meşgul eylediler. Merak edildi de muzip erkekler “yüzük kimde” deyip kahvehanelerde, köy odalarında, yurt koğuşlarında kayışlarla birbirlerini haşladılar. Merak edildi de kocakarılar genç kızlar için bardakta yüzük sallandırıp onlarla “yüzük falı” adına neşeli kahkahalar denediler.

Kimi dem oldu, müverrihler, vakanüvisler, arkeologlar, menkıbeciler onun yuvarlaklığın yaşamsallığa yordular. Kimi dem oldu, erkekler yüzüğün eril ve kuşatıcı olduğunu savundular. Kimi dem oldu, kadınlar “Ama yuvarlaklığın kendisi dişil bir formdur…” deyip de erkeklere karşı durdular. Ve tüm tartışmalar ve bütün tartışanlar gide gide yüzük ve erdem ilişkisine vardılar.

İşte o noktada meseleye kestirme önermelerle girdi romanesk bir filozof; ve dedi: Cesareti daha ziyade eril bir erdem olarak düşünüyoruz. Zarafet dahi dişil bir erdemdir. Adalet, tevazu ve cömertlik biraz beyefendilere yakışıyor görünmekte. Vefa, sabır ve tevazu daha ziyade hanımefendilere yakın durmakta. Aşk ise erkekliği de kadınlığı da aşıp gitmekte… Ve tüm erdemleri bir sembolle ilişkilendirmek de pek mümkün. Mesela özgürlük güvercindir; aşk gül ile bülbüldür; ilim tüyden kalemdir; adalet terazidir; ila ahir… Ama düşünelim ki yüzükle ilişkilendiren bir erdem olsaydı… Yok bu çok imgesel oldu. Daha açık düşünelim de meseleyi simgesel kılalım. Evet, yüzük herhangi bir erdemin simgesi olsaydı. Sahiden neleri, nasıl temsil edecekti? Filozof düşündü ki; yüzük denilince akla ilk gelenler: Kayd-u rabt altında olma… Bağlılık yemini… Vefanın ilanı… Tavır belirleme. Sınırlar tayin etme… Evet, en çok da sınır… Sınır ise bir çeşit tarif; bir çeşit tanım… O halde herhalde kesindir ki yüzük tavrıyla eril… Ama temsil ediliş biçimiyle dişil. Hele hele taşlısını, simlisini düşününce…

Evet, yüzük kadınsı ve daha ziyade dişil. Öyle ya yüzük en çok romantik loşluklarda hanımefendilere teklif edilir; en çok hanımefendilerin narin parmaklarına yakışır zarif yüzükler. Fakat meselenin daha ötesi var: Bilenler bilir ki yüzük kürevîdir; sıfırdır. Tam da bu yüzden önemlidir. Yüzük sıfırlar âşık tarafları. Yüzük, sıfırlanarak var olmayı emreder. Bu emrinde o kadar samimidir ve emir sırasında kendisini o kadar sıfırlamıştır ki varlığının veya yokluğunun insan hayatında neye tekabül ettiğini dahi bilmez. Ve yüzüğün sıfırlayıcılığını en çok bilen, o sıfırlık ufkunu en çok yaşayanlar ise aşktan haberdar, bilgelikten nasiptar hanımefendiler…

Filozoflar, yüzüğe dair çok şey düşünmüşlerdir, filozoflar yüzüğü erdemlerle, sembolojiyle ilişkilendirmişlerdir; lakin esas bilgelerdir onu sıfır olma, sıfır kılma münasebetiyle dikkat-i nazara alanlar. Ehl-i dünya onun simlisinden, tek taşlısından, platininden dem vurup hep maddi yanına odaklandılar ama kadim bilgeler öteden beri yüzüğün aslında bir sıfır olduğunu, yüzüğün aslında hep sıfırlanmayı anlattığını hatırlattılar. Zira sıfırlar, eklendiklerini on katına çıkarırlar ve ancak yüzüğün sıfırlamasıyla yarımlar tam olurlar. Firavun dahi çelenklerin ihtişamlı görünümlerine değil; yüzüğün ince, zarif ve sıfır yanına, onun insanı dünyadan kurtarıp artık bahtını yavaş yavaş uhreviyata döndüren kürevi yanına meyilliydi. Firavun biliyordu ki ancak sıfırlanmadır, canı canana yoldaş eyleyen. Ancak sıfırlanmadır aşıkları abad eyleyen. Ancak sıfırlanmadır evreni, varlıkları, sayıları var eden. Firavun bunu biliyordu ki asırlar sonra yüzüğü erdemlerle ilişkilendiren filozof da diyebiliyordu ki: Evet, o yüzden yüzük en çok kadındır. Zira kadın ancak en çok sıfırdır. Zira kadındır en çok ruhundan, aşkından var eden. Öyledir ki kadının parmaklarında varlık bulan yüzükler, sıfırın esasında kadının zimmetinde olduğunun teyididir. Kadınına sıfır edalı bir yüzük sunan erkek, aslında kendisini kadının sıfırlığına katarak sıfırlanma dileğindedir. Çünkü erkek ancak kadında sıfırlandığı zaman mutmain ve tamam olur. Zaten o yüzdendir ki ilkin erkeğin kadının sıfırlamasına katıldığı ilan edilir; sonra erkeğin limanını bulup durulduğunu kabul makamında ona da göstermelik bir sıfır eklenir. Yine o yüzdendir ki aslında kadın sıfırdır; erkek ise bir…

Yani ki bilinen tak hakikat: Kadın yüzüktür; erkek ise parmak… Ama her dem için cevabı bilinmeyen derin bir soru var: Parmak mı yüzükten geçer; yoksa yüzük mü parmağı sarar?

Hüseyin BAYÇÖL, Lamure Dergisi

Aynı dergideki bir başka yüzük hikayesi için de şuraya bakabilirsiniz : Yüzüğün Parmak Takıntısı

Muhtemelen alakalı yazılar



yorum ekleyin veya yorumları okuyun:


  1. 1 Sevban 14 May 2007 @ 18:36

    güzel yazı…

    Ps: dakika da bir tasarım mı değiştiriyor burası ?

  2. 2 compir 16 May 2007 @ 11:56

    huseyin abi yine yapmis yapacagini. ellerine saglik…

  3. 3 turuncu 26 May 2007 @ 13:19

    okuyunca şu geldi aklima:

    Kadın Hak nurudur, sevgili değil.
    Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil!
    Mevlana Celaleddin, Mesnevi, Cilt 1

  4. 4 Mahallenin Delisi 29 May 2007 @ 01:28

    şunların yazılmasına vesile oldunuz, çok teşekkür ederim.

  5. 5 özgül 28 Ağs 2007 @ 10:08

    Yüreğinize saglık çok güzel olmuş yazılarınızın devamını bekliyoruz. Hüseyin bey siz genç neslin usta kalemlerinden birisiniz umarım bu başarınız nesiller boyu devam eder.
    Şiirle…
    Duayla…
    Selamla…