2000’li yılların moda isimleri
Son yıllarda ‘farklı’ isim bulma kaygısıyla üretilen, yabancı dillerden, öz Türkçeden alınan ya da sözlüklerden bulunan ve popüler kültürün de yardımıyla moda olan modern isimler:
Erkek: Abay, Andaç, Berke, Keyhan, Laçin, Merih, Pamir, Pozan, Ulaç, Utkan, Sonat …
Kız: Alara, Alçin, Ayşan, Azra, Bike, Delfin, Durul, Evşen, Gazal, Ildır, Kayra, Püren, Serva. Unisex: Ada, Ahsen, Bilhan, Cevher, Destan, Doğa, Doruk, Ilgın, İlter, İnal, Meftun, Nisan, Ogan, Omay, Özgü, Uytun, Ümür, Vurgun…
Siyasi parti ve ideolojiler isimleri de belirledi
* 1980 öncesi ideolojik-sol reflekslerle verilen yaygın isimler: Umut, Barış, Deniz, Özgür, Özlem, Devrim, Uygar, Nazım, Piraye, Ulaş, Eylem…
* 1980 öncesi ideolojik-milliyetçi reflekslerle verilen yaygın isimler: Turan, Alparslan, Atilla, Asena, Ülkü, Işık, Kürşat..
* 1980 sonrası ideolojik-milliyetçi reflekslerle verilen yaygın isimler: Kağan, Kaan, Doğuhan, Metehan, Alp, Alperen, Boğaç, Türkmen, İzgi, Aybüke, Aydilge…
* 1980’li yıllarda ‘Milli Görüş’ çevrelerinde verilen yaygın isimler: Selamet, Necmettin, Adil, Mücahit, Fatih…
* 1980’li yıllardan sonra dindar çevrelerde yaygın olarak verilen kız isimleri: Merve, Sümeyye, Büşra, Tuğba, Rabia, Elif, Kübra, Betül, Şeyma Feyza, Beyza…
devamını okuyun …
Temmuz, 2006 yazıları
Waoov.. Dine, orta dünyadan beri ilk defa; ya da bize öyle geliyor: Dinemiz.Com. (dinemiz, bu bloga ilk link verenlerden birisidir, diğer birisi de bittabiki wrzl‘dir. Sonra sen mi ilk linki verdin, yoksa ben mi verdim ilk linki derken evlendiler bu iki dünya tatlısı :p Darısı başın/mıza)
WordPress Resmi Blogundan bildirdiklerine göre 2.0.4 piyasaya çıkmış. 50+ hatanın ve sıkıntının bertaraf edildiği bu sürüme ulaşmak için wordpress download merkezini bi ziyaret edin.
Flash kullanıcıları ile etkileşim içinde olan bir programdır. Aynı zamanda, Flash bir program olmanın dışında, paylaşım ve etkileşim ortamıdır.
Flash’ı diğer programlaran ayıran Flash’ın kişisel deneyimlere ve eğlenceye açık olan doğasıdır.
Başlangıçta basit bir animasyon programı olarak kabul görmüş olan Flash, bugün web ve multimedia alanlarında en çok kullanılan program olarak yerini almıştır. Flash, yüzbinlerce kullancısı olan gelişmiş bir web geliştirme ortamı ve mobile platform için müthiş bir ortak dil olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyor.
MMIstanbul.org – İstanbul Adobe Kullanıcı Topluluğu, 6 Agustos 2006 tarihinde Adobe Flash Programının 10. yılı dolayısıyla gerçekleştireceği “FlashDay” Seminer - Partisi’ ne FLASH ile gönül bağı olan herkesi bekliyor.
Evet sevgili ziyaretçi, az evvel farkettiğime göre ofiste unuttular beni. Kepengi mepengi üzerime kilitleyip gitmişler… Neyseki hemen ilgili kişileri aradım da sevgili Restorant Müdürü’nün -herhalde beni motorunun arkasına bindirmemek için, hıh!- beni ofiste unuttuğunu söyledim… Yoldalarmış ve beni almaya geliyorlar..
Evet sevgili ziyaretçi, zaten telefonum bozuk, zaten uykum var…
Bu arada sen de boş durma hadi, Bloggrrr diye bişe ekledim en sağ tarafa technorati şeysinin altına. Oradan “Great” olanını tıklayıver. Şuradaki Bloggrrr listesinde yukarılara taşı bizi. Milli bir mesele, ulusalcılık falan.
Perşembe günü ailevi bir kaç mesele için, Giresun’a gitmem gerekti. Feci bir yolculuktu, tam dinlenemeden cumartesi gecesi geri döndüm Eskişehir’e. Böylesi uzun otobüs yolculuklarını daha da çekilmez kılan bir kaç şey var sanırım. Dün evde dinlenirken bunları düşündüm. Sosyal sorumluluk çerçevesinde sizlerle paylaşmak istiyorum, zira blog okurlarının % 84 hayatlarını kolaylaştıran yazılardan hoşlanıyorlarmış (Kaymak: Afyon).
Simsarlara dikkat
Biletinizi alabiliyorsanız şehir merkezinden almaya çalışın. Eğer terminaldeki yazıhanelerden almak zorunda kalırsanız, simsarlarla karşılaşmaya hazır olun. Simsarlar, daha sizi görür görmez yolculuğun nereye olduğunu şıp diye anlarlar. Tahminleri doğrusunda seçenekleri sıralar ve üzerinize doğru yürümeye başlarlar.
Mesela Giresun’a mı gideceksiniz, simsar bey karşıdan yürümeye başlar.. “Samsun, Ordu, Giresun.. Trab… ” Giresun’u işittiğinizde gözlerinizden çıkan ışıltıyı anında yakalar ve bu sefer firmaları sıralar “Giresun di mi abi, bak Lüks Artvin var, Sahil var, Fındıkkale var.. “, istediğin firmanın yazıhanesine gelene kadar defalarca sortide bulunurlar, “Hemen kalkıyo abi“ler, “Başka araba yok ki“ler. Bıktırır, usandırır.
Kurtulmanın tek yolu gözünüzü bir noktaya sabitleyip, ki bu firma logolarının bulunduğu yüksekçe bir seviye olursa göz temasından da yırtarsınız, hedefe yürümektir. Hedefe yürüyemez de, simsar beyle göz teması kurarsanız bilin ki, o simsar bey size istediği firmadan -hem de istediği fiyata- bilet kesecektir. Kaçamazsınız.
İşte bu hiç kimsenin anlamadığı psişik bir olaydır. Zevk almaya bakın.
Tek baylar, 45 numara kaderiniz olmamalı
özellikle de “tek bay” bileti alacak arkadaşlarıma söylüyorum bunu; bakın arkadaşlar o otobüste elbette yolu seyredebileceğiniz, servis elemanının su uzatırken yarısının dökülmeyeceği, köşedeki manitaya bakıp “ne güzel uyuyo leeen” diye iç geçirebileceğiniz, geriye doğru kaykılmanıza imkan veren bir koltuk mevcuttur. Ama gelin görün ki “tek bay” diye kodlandığınız vakit, sizin için rezerve edilmiş koltuğun numarası şüphesiz ki 44dür, bilemedin 45… İllaki size o koltuğu verecektir bilet kesen bey. “Sen bilirsin birader, son araba bu” bakışını attığında ise bilin ki sizi o koltuktan kurtaracak tek şey, hiç bişeydir. Keyf almaya bakın… Teker üstü, oh mis.
3 kuruşa kıyın
Efenim bazı firmalar lüks modelleri için dört beş lira fazla para talep ediyorlar. Mesela Metro Truzim, Setra model otobüsleri için; Ulusoy’da SkyLiner modelleri için. Kişisel kanaatim, lütfen acımayın efenim paranıza, fazlası ile hakediyorlar. özellikle de 5-6 saatin üzerindeki yolculuklarınız için mutlaka -ama mutlaka- lüks model tercih edin. Hem daha güvenli, hem de daha konforludur. Lütfen dedim bak.
Aman bagaj, canım bagaj
Bagaj’ınızı teslim ederken bilmeniz gereken üç altın kural var;
1- İçinde kırılacak eşya olduğunu vurgulayın.
2- Mutlaka ama mutlaka bagaj fişi alın.
3- Bagajları yerleştiren arkadaşa asla espiri yapmayın.
Host başka, Hostes başka
Eğer Karadeniz’de bir il’e yolculuk ediyorsanız, ve host değil de hostes varsa, o kaprisleri çekeceksin kardeşim. En ufak bir yanlış hareketin, en ufak bir sesini yükseltmen sana pahallıya mal olabilir. O “su“, on dakka sonra gelsin n’olcak, canından kıymetli mi ? Yapma etme, “ilave şekersiz” içiver çayını. Nedir ki ?
Host kardeşlerimiz, muhabbet fedaileri. çay, kola, dan kek üçlüsündek bıkana kadar nasiplenmek, hatta evdekilere götürmek üzere ıslak mendil ve kolonyalı mendil stoğu götürmek; işte bu muhabbet fedaileri ile kuracağınız iletişime bağlı tamamen. Hatta “bayan yanında oturan bayanlar“, sizin bir “pardon, rica etsem..“li cümlenizle otobüsün önüne geçip tek eli ile durduracak hostlar biliyorum ben.
çay ve ihtiyaç molaları
Toptancı toptan pahalı sattığı için malzemeleri, size yansıması da pahalı oluyor tabi. Her ne kadar son yıllarda biraz insaflı davransalar da; dinlenme tesislerinde 5 yıl evvel, kolaya gerçek değerinin 3 katı fiyat istediklerini unutmadık. Mümkün mertebe hiç bişey almayın efenim, otobüs yolculuğu esnasında açlıktan veya susuzluktan ölen hiç kimse görünmüyor kayıtlarda. İhtiyaç da görmeyin efem, bilet parasını çıkarıcam diye habire kola-çay isterken WC’lerin 75ykr olduğunu hesap etmiyosunuz tabi.
Bu arada Ulusoy’un Terme tesisi süper. Tebrik ediyorum. Nezih, pırıl pırıl. WC beleşti eskiden, şimdi para alıyolar. Hehe..
Dini bütün bi kimseyim…
Namaz kılmak gibi bi kaygınız varsa eğer, etrafınızdaki hacı amcaları örgütleyin derim ben. “Sabah kaçta okunuyo” filan gibi sorularla bi kamuoyu oluşturabilirsiniz. Ama kişisel gözlemim, yolcuların bu türlü yolculuğun süresini aksatmayacak ihtiyaçlarına (namaz, ihtiyaç molası, rahatsızlanma) cevap veriliyor hemen. Yeterki lisan-ı münasip ile söylemeyi bilin. Yoksa bi kaç yıl evvel denk geldiğim bir hacı amcam gibi, “Duracaksınızzzzz, para verdim ulen ben !” önermesi işe yaramayabilir “Sen bize gidelim diye para verdin hacı emmi, duralım diye değil, mühehe” diye makaraya sarılırsınız. Tabi bir de hep anlatırlar “Duramam hocam şimdi, kaza yaparsın sonra” önermesi yapan kaptan şoföre “Ya ben kaza yapamadan, sen kaza yaparsan ?” cevabı vardır ki, herkes bilir.
O iş de, öyledir işte..
Otobüs içi haller…
Hemen önünüzde oturan vatandaş koltuk için ödediği paranın sizin hava sahanız için de geçerli olduğunu düşünmektedir. Tedbiri basittir. Genelde TV’ye yolcular seyretsin diye bir film konulmasının hemen ardından ışıklar söndürülür, ve öndeki adamımız koltuğunu geriye yaslar. İşte bu sırada dikkatli olup, o koltuğu yatırmadan dizi koymak lazımdır. Tarih, şimdiye kadar geriye dönüpde, “dizini çeksene” diyene şahit olmamıştır.
Eğer siz koltuğunuzu yatırmak isterseniz, gene çok basit bir işlem vardır. Atalarımız tatlı dil üzerine boşuna bu kadar söz söylememiş. “Afedersiniz, koltuğumu biraz geri yaslayabilir miyim ?” sorusuna şimdiye kadar olumsuz cevap alan insan evladı yoktur. Nezaketiniz arkadaki yolcuyu derinden sarsacaktır. Size sadece keyfinize bakmak düşecektir, ta ki o ses gelene kadar, “Lütfen koltuklarınızı dik konuma getiriniz.”
Uyku, gel dedim ..
Uyku yastığına para vermeyin, pencerelerin kenarındaki perdeleri topak yapın onları kullanın. Eğer koridor tarafında iseniz, kafanızı yanınızdakinden evvel iki koltuğun arasına koymanız gerekmektedir. Zira koridor tarafı zaten sizindir. Aradaki bu muhteşem alanı ele geçirmek için hızlı davranmalısınız. Bu harikulade alanı ele geçiren yolcu, yan koltuktan da %15 lik pay sahibi olur. Süper olur. Na’aapalım…
Şimdilik aklıma gelenler bunlar… Yolculuğunuzda bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz
Kainatın en sevilen blog arama motoru Technorati, v.3.0 olmuş. Technorati bu yeni ve şirin görünümüne kadar hangi yollardan geçti merak edenler için; “Technorati Redesign 2006“.
Bu arada, Nahnu.Org’da 298 blogdan aldığı 443 link ile Technorati Rank’ını: 6,912′ye çıkarmış durumda. (24 temmuz 2006, technorati’de nahnu.org). Atıfta bulunan blog ve site sahiplerine teşekkürler.
Bir teşekkürde Turkcell‘e etmemiz gerekiyor sanırım. Zira, kardeşim farketmiş, Turkcell Wap Servislerinden SurfCell‘de “Popüler Web Bloglar” diye bir başlık var. Turkcell, bu başlığın altında bizi de listelemiş ve kullanıcılarına tavsiye etmiş. Teşekkürler Cello’canlarım.

Bunu yapan, şunları da yapmış: “Korean creativity“
Cemaat.Com’daki bir tartışmaya Hüseyin Cahid Doğan Bey’in eklediği bir yorum/sitem. İlerde de gerekecek bu yazı, eminim.
Ne zamandan beri “benim diyen Müslüman” ümmetin alimlerine böyle alenen tahkire başladı, bilmiyorum. Ne zamandan beri Müslümanlık adına ahkâm buyuran eşhas, bir Muhaddise, bir Hadis Hafızına bunları söylemeye cür’et etmeye başladı, bilmiyorum. Ki Efendi Hazretlerinin hadis hafızları, hakimleri hakkında buyurdukları dağ gibi önümüzdeyken? Ne zamandan beri erkek kişiler oturup böylesi bir dedikoduya tutuştular aralarında, bilmiyorum. devamını okuyun …

Bazen kıymet biçemediğiniz arkadaşlarınız sizin için aynı şeyi düşünmüyor olabilirler. O arkadaşlarınız bu durumu “Birisi senin en iyi arkadaşın olabilir, ama bakalım da sen onun en iyi arkadaşı mısın” şeklinde Lise 2′ye giden kızlar için hazırlanmış repliklerle açıklamaya çalışabilir. İşte o an, o vatandaşla bundan gayrı değil “kıymetli bir arkadaş”, sadece “arkadaş” olarak bile kalamayacağınızın tarihe işaretlenme anıdır. Bundan sonra geçmiş günlere vefa adına kendisi “bir tanıdık” olarak nitelendirilmedir. Selam, elbette Allah’ın selamıdır, alınmalı ve verilmelidir. Lakin, şu fani dünyada göçüp gitmeden geçireceğiniz güzel ve lezzetli günlerin, elemli ve kederli günlere oranı üzerine kaygılarınız varsa, o vatandaşla irtibatınız mümkün mertebe “olsa da olur, olmasa daha iyi olur” seviyesinde olmalıdır.
Bu tesbitin akabinde ve detayında hayattan lezzet almak için güzel düşünmenin, onun içinde beraber güzel görebileceğiniz arkadaşlar biriktirmenizi tavsiye ediyorum. Size güzeli gösterecek ve güzel gördürecek bu “Altın” ve “Elmas” arkadaşlarınızın peşini bırakmayın; velev ki tavuk sevmesinler, velev ki uzakta olsunlar, velev ki halısahada koşamasınlar, velev ki yemek yapmaktan nefret etsinler; peşlerini bırakmayın.
Şimdi sizi, topyekün ve hepberaber, kendinizi dünyanın en kibirli, en kendini beğenmiş insanı gibi tahayyül etmeye, etrafınızdaki insanları bir bir aklınızdan geçirmeye davet ediyorum. Ve ardından, onların içerisinde farkettiğiniz ahmaklara ve aptallara ayırdığınız zamanlarla, onları düşünmekle ihmal ettiğiniz diğerlerine acımaya davet ediyorum. Acıma işleminin ardından, “kibir modunu” kapatırsanız sevinirim, boşuna yanmasın.
“Kibirden vazgeçersek sevimli oluruz.”- C. Meriç.
“Tahayyül ne demek bi bilsem devete icabet edicem de” diyenler 4′e, “İcabet ne peki onu da bilmiyorum” diyenler 6′ya bassın. Saygılar müessesemizin armağanıdır.
Bilenler bilir, dünya görüşü olarak “tavan“ı benimsemiş bir insanım, hep tavanı görelim isterim; yatma şansımız varsa yatalım isterim, ha olmazsa en azından oturalım derim. “Tembel” sıfatını değil “kolayını seven” sıfatını tercih ederim. Eylemsizlik prensibi benim, küresel simetri onların olsun isterim.
İşte evvelsi gün gene bu tavanı seyretmelerimden birinde -astral seyahat değil abi, tavanı seyretme- “duru görü“ye mi eriştiysem artık, ne olduysa işte gözümün önünde şöhretli ses ve sahne sanatçısı bay tevetoğlu geldi bi anda, “çamaşır yıkayan kadınları seyretmeye bayılıyorum, hatta bazen çamaşır makinasını seyrediyorum saatlerce, hahaha, canıımm” diye bişeyler geveledi, gitti. Sonra kendimi biraz zorladım Tarkanı geri getirmek için, şaşı bak şaşır filan yaptım tavanda, olmadı; gelmedi. Onu geri getirseydim günlerdir yıkanmayı bekleyen tişörtlerimi kaç dereceye atmam gerektiğini soracaktım.
Zira halk arasında bununla ilgili epey rivayet dolaşıyor. En son “Eskişehir Sivil Yerel Oluşum 1. Pikniği“nde tanıştığım bir hanımefendi, onlar “40 derece yazıyosa sen 50 derece de at, 10 derece şeysi var onların” diye akademik bir anımsatma yapmıştı bu çamaşır meselesi için. Hakkaten o “10 derece şeysi” yoksa ve benim tişörtler “niyazi” olacaksa, bu “Sivrihisarın çevre Köylerini Kendin Pişir Kendin Ye Tesislerinden Arındıralım Mı Derneği“ndeki hanımdan tişörtlerimin hesabını sormam epey zaman alacaktı; dolayısı ile dikkatli olmalıydım.
Ben Tarkan’ı geri getirip de işin aslını sormaya bir kaç defa daha çalıştım; iki defa yaklaştıysam da birisinde AVEA’dan gelen “keremcem’in son albümü, kibariyeyi hiç böyle görmediniz” SpamSMS’inin sesi, diğeri de odama langadanak giren sevgili bir arkadaşımın “Ohoo, saat oniki oldu hala yatıyon lan; nokya şarzını versene az; şu CDleri de alıyom bakıcam bi” yollu tacizleri ile yalan oldu; olmadı. Olmayınca kalktım, “kaç yazıyosa o dereceye atarız arkadaşım” dedim, “tabiki de lan” diye kendimi teyid ettim, gaza getirdim.
Tişörtlerin zamazingoları genelde 40 ve 30 derece arasında değişen sıcaklıkları gösteriyorlardı en yüksek sıcaklık limiti olarak. Ortalaması olan 35 derece olmadığı için makinamızda 40′a yuvarladım dereceyi.
çamaşır makinası denen şey çok enterasan bi alet, zira böyle sürekli dönüyo. Dönüyo dediysem içi dönüyo. Seyretmeye koyuldum biraz. çok zevkli bıraksalardı durulama ve sıkma işlemine kadar seyrederdim. Az önce enterasan dedim ya, valla bak az bile. Su aldı biraz galiba şimdi, demin bir yöne dönüyodu, şimdi de öbür yöne dönmeye başladı. Valla bravo. “Seni atsam içine bembeyaz olursun lan” deyişi geldi devlet parasız yatıldaki hademenin. Bi de bizimkinin adı Vestel Vilma 800 T biliyo musun, haha. İçimden, “Demek Vestel Ar-Ge’sinde çakmaktaşlar seyrediliyo” dedim. Kendimceleyin “Betty 1000 de var mıdır acaba“, “Fred Buharlı diye de ütü olsun bari” şeklinde peşi peşine espiriler türettim. Sonra kendimden ufak çapta bir tiksinme ve hazzetmeme duygusu geliştirdim. Bunların hepsi bir iki dakikada olan biten şeyler cancağızım, yazınca uzun gibi geliyo. O yüzden hep derler ya hani, aklına gelince hemen yaz; yoksa unutursun. Hiç bişe yapamadın SMS at, illa ara demiyoruz ya. Tamam insanın telefonu kapalı olabilir, şarzı bitebilir. Ama insan merak ediyor di mi ? Şarzın bitti ise veya şarjın bittiyse, gir yan odadan arkadaşının odasına lamburlumbur, ama hemen niyetini belli etme bi espiri yap “Taam abi senin 13 saat doldu uyanabilirsin, ehiehi” güzel mesela, sonra hemen konuyu sıkıştır araya, “Aaa, boştaysa şunu alayım da şarz edeyim cebi” de, en sonunda da kısa günün kârı hesabı gözüne kestirdiğin malzemeyi “hacıla“, misal “Oooo bu parfüm yeni mi lan, dur bi gömleğime sıkıp getireyim ben“. Sonra usulca sıvış.
Yani şarzım bitti bahane değil. Hallediliyo o mesele. Mesele, o tavandaki siluetin perdenin gölgesi olduğunu idrak edebilme meselesi. Ben bir kaç yüzyıl daha hayatta kalabilirsem, anlatıcam meselenin geri kalanını.
* Başlık üretimi için teşekkür: Fikir ve Sanat Eserleri İçin Başlık önerileri
Kendimi cidden kötü hissettiğim, ve hakikaten uykusuz geçen günlerin üçüncüsünün sabahında hastaneye gitmeye karar verdim. Zira çok afedersiniz, mide denen organım epeydir yerçekiminin tersine çalışıyordu, yemek yiyemiyordum, çok halsiz düşmüştüm.
Mavi Hastane‘mizin dahiliye kısmı yerine acile gitmemi önerdiler. Gittim; doktor hanım en son ne yediğimi sordu, “kızarmış tavuk, haşlanmış havuç ve kabak, marul salata ve su” dedim, peşine de “çilekli krem karamel” dedim, bi de gazoz içtim dedim. “Yuhaa!” bakışı ile “Nerde yediniz bütün bunları peki” dedi, “İnci restorant’da” dedim, “tadı nasıldı” dedi “hmm, çok lezizdi” dedim. Adresini verdim lokantanın. Bilimum tahliller için laboratuvara yollandım.
“Tahliller” ve “laboratuvar” lafları biraz endişe etmeme sebep olsa da, “doktor hanımın halinden” bir şeyim olmadığını çıkarmıştım. Tabi, o benim halimden neyi çıkarmıştı bilmiyordum. Ama bir iki muayineden sonra gönderir diye düşünüyordum.
Değilmiş. Laboratuvardan geri döndüğümde manzara aynen şöyleydi; bir adet tekerlekli sandalye; elinde serum tutan, elinde tansiyon aleti tutan, elinde bi garip alet daha tutan 3 hemşire; ağzına maske takmış bir adet doktor hanım.
Yanlış gelmiş gibi yapıp, tam kaçacakken doktor hanım içeri çağırdı; amiyane tabirle, ayvayı yemiştim. Hertürlü hastalık ve enfeksiyon isimlerinin zihnimde cirit attığı bir esnada nasıl olduysa serumu koluma takıvermişler. Hastane lafı geçince aniden hasta düşen ben, bu işlemler karşısında -haliyle- kendimi kaybetmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi bir tekerlekli sandalyede, asansörde buldum. Kolumdaki serum iğnesini ve yanımda bir hastabakıcıyı görünce kendimi tekrar kaybetmişim. Gözlerimi sonraki açışımda serum askıdaydı, bense sırtüstü yatıyordum.
Serum bitip de kendimi daha iyi hissetmemin ve felanın ve feşmekanın ardından doktorun önerileri de gayet ilginçti;
Neyin varmış diyenlere cevaben şunu söylüyorum; “Strese bağlı mide cartcurtu“u.
* * *
Bu ufak ve kısa maceradan kendimiz için çıkaracağımız bir takım dersler oldu elbet, şöyle ki;
Allah -hepinize ve hepimize- şifa versin, sağlıklı günler, nahnu blog ve boş işler a.ş. tekrar yayında ve yapımda.



yorumlaré
RSSAbdulAllah, Gokhan07, mmmm [...]
BigadicMania, fatihturan, Ferruh Mavituna [...]
LeoTheMaster, 525, bardas [...]
TEAkolik, MaTaDoR, Ender [...]
rzrarti
eslem, first-glory, seval [...]