Memlekete bir sinema blogu daha geldi: Sinema Blog. Umuyoruz uzun soluklu olsun, ve hem yeni hem de eski filmlerden seçerek gitsinler.
May, 2006 yazıları
3.
Elma, armut, kavun, karpuz,
incir, limon, üzün, zeytin,
erik, canım, vişne, kiraz…Bahçede düz yazı yok
ne güzel şiir
(çal onları ince ince çocuk,
taze hırsız tufanda şair)
- DüZŞİİR / Mırıldandığım şeylersin / Haydar Ergülen
Anakartın biten pilini; ısırıp yeniden taktıktan sonra bilgisayarımın kazandığı yapay zekadan bahsedeceğim size bir ara; ama ondan evvel günün kahramanının adını verelim;
“Şadan Ercan” -usero numero uno ;
“Peki neden?” diyen o meraklı zihinlere cevaben, biraz da utana sıkıla;
Ayn Şın Kaf Neyin Kısaltması -by nahnu, @cemaat com
Hürriyetim okurları artık haber/resim/videolarını sen de yolla adresi üzerinden yayınlayabileceklermiş. Bir nevi vatandaş haberciliği mi ? [via]
En çok özlediklerimiz sıralamasında gittikçe üst sıralara tırmanan, Baltimore Belediyesindeki adamımız Compir alakasız da olsa bir şekilde Baltimore Messenger’a çıkmış. Günlerdir fotoğraf bekliyorduk, buna da şükür ![]()
Sabahtan beri bunu dinliyorum loopa alıp: Ne sevdiğim çabuk unuttun beni. [via ve sözlerin tamamı]
Telefon meselesi ya da “Ne acılar çektim hey gidi hey”
“Beyler beni arayan soran var mı ?” bakışı ile girdim restorantın kapısından artistik bir şekilde. Komi çocuklar suratıma yıllardır görmedikleri bir mendeburu görmüş gibi bir iki saniye baktılar, ve piyes sonrası perde arkasına geçen oyuncular gibi mutfak tarafına geçtiler bişeyler söylenerek. Umursamadım. Şef garsona gittim. “Abi burada bi telefon buldunuz mu?” dedim, “burda unutmuşum sanırım”. Kasanını yanına uzanıp, verdi telefonu. “Kardeşim iki gündür burada bu, insan bi arar bi sorar. Amma da leylaymışın” dedi. ( Anne ya da Leyla ? ) “Büssürü arayan soran oldu” dedi, ha bi de “Abi eğer böyle sık sık unutuyosan telefonunu, isimleri güzel güzel yazsan süper olur dedi. “Aaaaan-neeeaa” diye birisi aradı mesela açamadık korkudan” dedi. Şarzı bitmiş telefonumu alıp kapıya yöneldiğimde arkadan seslendi: “Bi iki kontörünü de yedik helal et artık, hehehe”. Anlatamıyorum ben telefonla aramdaki sevimsiz hali insanlara, işte şahit olun kardeşim.
20:45 ya da Ge Se Şampiyon
Elbette sevindik 20:45′e, ama fenerli dostlarımın üzüldüklerini bildiğimden tatsız tuzsuz bir sevinç bu. 
Ama bu tatsız tuzsuz sevinç bile antu‘dan görüntü almamızı engellemedi
Cazibe Merkezi 2 ya da İnsan Yavruları
Geçen gün bahsettiğim cazibe merkezi durumu, hayvanattan insan yavrularına geçti sanırım. Tramvayda arka koltukta oturan çocukların saçıma asılmasına filan bişey demiyorum da, dün başıma gelenden sonra çok moralim bozuldu. Durakta Opera tramvayını bekliyorum, az ötede de 3-4-5-6 yaşlarında bir sevimli insan yavrusu kız, bir de annesi. Gözgöze gelince yaptığım şebekliklerden olsa gerek, ilgisini çektim heralde. Annesine “Anne bu ne?” dedi beni işaret ederek. Bakar mısınız dostlar soruya, “bu ne ?”, ingilizce cümlelerde “which” ile tanımlanacağım yani. Annesi de halden anlayan bir kadınmış belli ki sağolsun, benim de tebessümle baktığımı görüp “O mu, o şey… Eee.. Abi o” dedi. Kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al, tam olark böyle idi sanırım. Dayanamadım, söz hakkımı kullandım. “Abi”yim ben dedim. öyle bi tonda söyledim ki bunu, etraftaki bütün varlıklardaki “abi” olma hakkını adeta bünyemde erittim ve adeta “bir abi varsa şu memlekette o benim ve şu an karşınızdayım sayın insan yavrusu kız” dedim. Kız annesinin arkasına saklandığı halde münakaşayı sürdürdü, “Abi değil o yaa, saçı var”. “O zaman neyim” dedim, annesi ortamı yumuşatmak için “abi değilse abla olacak hali yok ya, hehehe” diye bir girişimde bulundu, kızı da destek alarak “iyi de küpesi yok dedi”. önce annesine ulen kaç yaşına gelmiş kızına daha abla-abi ayrımını öğretememişin, bi de geyik yapıyon bakışımı attım, ardından da olayı vuzuha kavuşturuyordum ki, tramvay geldi. Bir hamle ile arka cebimde günlerdir sırasını bekleyen bilete baktım ki, gün ışığı üzerine vurdukça validatörün kullanıldığına dair bastığı tarih parıl parıl parlıyor. Bileti usulca cebime geri koyarken kızın annesi sordu “Siz binmeyecek misiniz diye”, “Yo hayır” dedim “ben burada kalıp biraz bekleyeceğim”..
Post Scriptler ya da Play Station
PS:Sedef Hanım‘ın doğum günü dolayısı ile yukarılara şekil yaptık, kıskanmayın arkadaşım ![]()
PS2, arıyorum ucuza, çipli ve yanında oyun cdleri olanlar tercih sebebidir.
PS3:En büyük asker bizim asker yoldaş Maksim S. Jelezorukov, acemiliği bitirdi, iki adet muhteşem yazı ile selam çaktı: Askerlik Nasıl Bir Şey?, Hazır Yazar Elim Değmişken
PS4: Kedi Tasması’nda dama çıktım: Damdaki Yalancı
Aşina olduğumuz tüm özelliklerini kullanarak Word üzerinden blog yazmamıza ve yayınlamamıza ramak kaldı. MS Word 2007 bize temiz bir HTML, otomatik dil kontrolü ve daha bir çok özelliği bir arada kullanarak blog yazma ve yayınlama imkanı veriyor. Sanırım bu güzel haberi verdiği için Joe Friend‘e bir teşekkür borçluyuz. [via]
Dedim senin neyin var bugün?/ Hiç yemedin gülmüyor yüzün/ Dedi benim yok birşeyim/ Yokmuş gibi hiçbirşeyim
Dedim bu değil normal halin/ Bu duruşun fazla narin/ Dedi yok dedim yok birşeyim/ Yokmuş gibi hiçbirşeyim
Herşeyimsin dedim ona/ Ben birşeyler buliym sana/ Olurum ben senin şeyin/ Olur musun herbirşeyim?
Neden sesin çıkmıyor bugün?/ Hiç nefesin gelmiyor bugün/ Dedi benim yok birşeyim/ Yokmuş gibi hiçbirşeyim
Dedim kesin küstün bana/ Kesin birşey yaptım sana/ Dedi benim yok birşeyim/ Yokmuş gibi hiçbirşeyim [c&p: via]
Bügünlerde tabiatın bütün unsurlarına yönelik bir cazibe taşıyorum sanırım. Ağaçlardan uçuşan polenler burnuma kulağıma kaçıyor rüzgarsız havada, kuşlar omuzuma konmaya çalışıyor, lokantadaki akvaryum balıkları ile de göz gözeyiz.
Buraya kadar her şey iyi güzel, “nisan mayıs ayları” havasında geçiyordu. Ta ki, geçen gece tren garının orada, benim “köfteciler sokağı” dediğim yerden geçerken, yaklaşık 10 tane, hem de boyum kadar, kocaman, hem de “hoşt!, hoş git! git la!! gidin lan!” dediğim halde koşarak ve havlayarak üzerime gelen köpeğin saldırısına uğrayana kadar. Yumurtadan sucuklu omlet yapmamıza fırsat veren Rabbime şükürler olsun ki, oracıkta Köfteci Koca Ustanın tükanı vardı. Halı sahaların bana kazandırdığı süper güçlerden birisi olan topsuz alanda çapraz koşu özelliğim sayesinde kendimi köftecinin aile salonuna kadar attım. Köpekler ise köftecinin kapısına kadar gelebildiler ancak. İçeride kekeleyerek kurabildiğim cümleler; “Köpekler, kocaman, ben bu kadarından bile korkuyorum, gidin dedim gitmediler, Su var di mi ?” oldu.
Sonra ikram edilen suyu içip; elinde köfte maşaları olduğu halde gidişimi “aslan parçası köfteci abilerin” gözetiminde olay yerini terkettim. Ne gece diye düşünürken bu köpek neviinin beni hakkaten sevmediğine kanaat getirdim. Kafamın üzerinde gece kelebekleri uçuşur halde eve vardım.




yorumlaré
RSSyavuzselimk, gKAANs, TEAkolik [...]
sevgi
BosS, PisLicK, Miray [...]
TEAkolik, leyla, bbuurraakk [...]
kktc, katanasters
SeGa, ilyas TEKER, amarat