ne zaman?
nerede?




2005’in sinema politik ajandası

Geçen yıl şu oldu bu gitti diye köşe dolduran yazarları hoş karşılamıyorum. Ama Nihal Bengisu Karaca’nın bu yazısını da alıntılamasam olmaz:

“İhtiyar Delikanlı”, “Dönüş”, “Müziğimiz”, “Ruhların Kaçışı” ve “Boş Ev” gibi birbirinden iddialı ve güzel birçok film izledik 2005’te. Hepsi de yalnızca ‘birkaç salonda’ oynayan filmlerdi.

Seyircinin genel eğilimlerine aşırı prim veren salon işletmeciliğinin gerçek sinema yapıtı ile ‘entertainment’ denilen eğlencelik filmler arasındaki popülist tercihi sık sık resim verdi. Sözgelimi “Hırsız Var” ve “Hababam Sınıfı Okulda” filmlerinin salonları paylaştığı hafta, Angelepoulos’un “Ağlayan çayır”ına Avrupa yakasında sadece bir sinema salonu yer verebildi.

Yılın Uzakdoğu mucizesi Kim Ki Duk idi. Sanat filmlerinden alışık olduğumuz söze abanmama hali üzerine pek çok şey söylenebilirdi elbette. Fakat Kim Ki Duk’un filmlerindeki örgütlenmiş sessizlik, ‘kendini ifade etme’nin ve ‘anlaşılma’ kaygısının azami önem kazandığı dünyamızda, ‘öteki’ ile ilişki kurmanın alternatif yolları açısından da ilgi çekti.

“Dogville” ile başlayan üçlemenin ikinci filmi “Manderlay”, Lars von Trier’e aşk-nefret ilişkisi ile bağlı olan benim gibileri hop oturtup hop kaldırdı. Politik doğruculuğa biraz da kibirli bir eda ile meydan okumaktan büyük keyif alan Trier, kahramanı Grace’in olağanüstü naifliği eşliğinde bize büyük büyük dersler verdi. Kölelik sisteminde mazlum olanın sadece köleler olmadığını; insanların bazen seçimle kölelik düzeni talep edebildiğini söylüyordu Trier; zira ‘zaptedilmek’, görünürde mazlum ve av konumunda olan kişiye benzersiz bir güç de vermekteydi, yapılan seçimlerin sorumluluğunu üstlen-me-me lüksüydü bu.

Politik angajmanlar ve kodlamalar sinema ‘şayia’larını de belirledi 2005’te; fısıltı gazetesinin birçok basılı yayından daha fazla izleyici topladığına, ya da kaybettirdiğine şahit olduk. “Cennetin Krallığı”na ‘Müslümanları iyi gösteriyormuş!’ diye giden izleyiciler olduğunu gördük, oysa film ‘sadece’ alay etmiyordu. Bir şayia çıktığında evde yapılan hesapların çarşıya uyması iyice imkansızlaşırdı. Nitekim “The İmam, imam hatiplileri aşağılıyormuş!” söylentisi, filmin bütün imam-hatip mezunları tarafından izleneceği hesabını bozdu.

2005, bir yandan intihar bombacıları ile sarstı, bir yandan da ABD’nin Irak’a ilişkin yalanlarından bir ‘almanak’ yapılabileceğini ortaya koydu. “Vaat Edilen Cennet”, iki çocukluk arkadaşının ve aynı zamanda iki intihar bombacısının öyküsüydü. Nablus’ta düşük ücretle çalışan ve son derece normal görünen Halid ve Said için işgal altında olmak özgür olmamayı; özgür olmamak zaten ölü olmayı getiriyordu. Avrupa’da gösterildiği bazı festivallerde tepki alan film, canlı bomba imal eden harekete mesafe koymuyor değildi aslında. Fakat daha önce başkalarının yapmadığı bir şeyi yapmaya soyunuyordu yönetmen Hany Abu Assad: İsrail’in taciz ve tehditleri altında yaşamanın o ülkenin yerlisi üzerinde yarattığı yıkıcılığı anlamaya çalışmak. Politik doğruluğunu yitirmeksizin ve fakat politik doğruluğun kendisini sınırlamasına izin vermeden konuşan filmin sesi ne yazık ki politikadan konuşmayı pek seven ama politik sinema’dan pek fazla hazzetmeyen Türk izleyicisinin kayıtsızlığı arasında gelip geçti.

Bu arada, yılın en iyi politik sinema örneği “Hotel Rwanda” idi. İyilerle kötüler arasındaki çatışmada iyiler ile kötüler arasındaki sınırın belirsizliği fantastik sinemada da öne çıktı. Bir ‘politik imâ’ şahikası olan fantastik-korku filmi “Gece Nöbeti”nde ve “Konstantin”de aslolanın pür iyilik değil, iyilik ve kötülük arasındaki ‘denge’ olduğu mesajı öne çıktı.

Gen üzerindeki öjenik çalışmaların toplumsal ve bireysel sonuçları Hollywood’un epeydir ilgisini çekiyor. Bilimkurgu türü ‘hayvanları insanlaştırmaya çalışan’ fantastik doktorlardan geçilmiyor. Bu yıl meselenin daha farklı bir yanıyla ilgilenen iki film geldi. “Ada”, genetik çalışmaların seçkin insanlara sunduğu ayrıcalıkları, “Tanrı’dan Gelen” ise yazgı, kader ve teslimiyet gibi kavramları örselemesini ele alıyordu. Başarılı ya da başarısız olmaları bir yana, iki film de öjenik faaliyetlerin Batılı toplumlarda ortaya çıkardığı rahatsızlığın dışavurumu olarak okunabilirdi.

NİHAL B. KARACA
30.12.2005 Zaman Gazetesi

Muhtemelen alakalı yazılar



yorum ekleyin veya yorumları okuyun:


  1. yayınlanmış yorum yok

Yorumunuzu yazın



Sağdan Soldan Bak